“Hoşça Kal”
“....Bana değer vermez dedim verdin , görmez dedim gördün , duymaz dedim duydun her şeyi geçtim de bu adam beni sevmez dedim sevdin. Oturdum şimdi kağıtların başına neresinden tutup yazacağımı bilmiyorum. Sadece senden gitmediğimi biliyorum.”
“Ama gittin Nurşen.”
“Ama gittin Nurşen dedin biliyorum , fakat gitmedim Kâzım. Ben bir tek kendinden gitmeyi bilen bir kadınım başkasından değil. O yüzden sayfalarca yazabilirdim ama yazamıyorum. Sana susmak geliyor içimden.Lakin bir vapurda tanışmış olsaydık seninle rastgele işte o zaman daha çok konuşurduk... Hoşça kal.”
Kâzım gözyaşını akıttığı kağıdı masanın üzerinde yanan muma yaklaştırdı. Kağıdın kenarını biraz tutuşunca hemen geri çekti. Çünkü fark etti ki yüreği yanıyordu. Eğer o kağıtta yanarsa yüreğine dair bir şey kalmayacaktı ortada. Neydi bu yaşadığı. Hangi ayrılık filminin sahnesiydi , hangi kitabın sonuydu. Hiç bir son böyle olmamalıydı. Bir kağıt parçasına layık görülmemeliydi. Her ayrılık gibi bir sohbeti hak ediyordu. Karşısında çekip giden bir hayalet istememişti. Çünkü hayaletler gitmezdi hep bizimle yaşarlardı. Bundan korkuyordu işte. Ondan vazgeçemeyecekti. Vazgeçmekte neymiş? Kim sevgisinden vazgeçerdi ki. Hem de bir mektupla , mektup bile değildi oysa karalanmış üç beş satır bir yazı. Görülmeyecek derecede küçük ve biçimsiz yazılmış bir yazı. Hayatı boyunca terk edilmeyi beklemiş gibiydi ama en sevdiği kadın tarafından değil. Masadan usulca kalktı. Dışarıdan yağmur sesi geliyordu. Ceketini alıp çıkmak istedi bir an. Yüreği o kadar yorgun hissettirdi ki iki adım ötedeki koltuğa uzandı. Tavanda asılı duran lambaya takıldı bir süre gözleri. Bir ses istemişti kendince evin içinde bir ses. Şimdi Nurşen olsaydı.. Tamamlayamadı cümlesini. Çünkü Nurşen yoktu. Gitmişti. Kendimden gittim demişti ama ondan gittiğine emindi. Yoksa neden hoşça kal desindi ki. İnsan hiç hoşça kalır mı?
Yorumlar
Yorum Gönder